*****VoLkHaN****At€$********************** !!!İmHoT€ß***
HoşgeldiniZ  
  BeRgAmA TARİHÇESİ
  TÜRKSOLU
  => One minute
  => CHE
  => Ömer Naci [ TÜRKİYENİN CHE'si ]
  => Ömer Naci [Türk Che Guevara ]
  B!zZz!mQ!£€rR
  HoŞGeLdiNiZ
  Şikayet ve Öneriler
  Sagopadan seçmeler
  GS
  ANKET
  z!yaRetç! d€ft€r!!
  dracula &fatih sultan mehmet kan kardeşiymiş
  Üye girişi
  Üyelik işlemleri
CHE

O, bu dünyanın gördüğü

tek yıldızdı

Gülüşüne bin kurşun
sıksa da ölüm
unutma ki umuda
kurşun işlemez gülüm

...

Albay Selich: “Benigno’nun La Higuera savaşından (26 Eylül) beri ağır yaralı olduğunu, Coco ve diğerlerinin de orada öldüğünü biliyorum. Onun hâlâ yaşayıp yaşamadığını bana söyleyebilir misiniz Comandante?

Comandante: Albay hafızam çok zayıftır. Hatırlamıyorum ve sorunuzu nasıl yanıtlamam gerektiğini de bilmiyorum.

Albay: Kübalı mısınız yoksa Arjantinli mi?

Comandante: Ben Kübalı, Arjantinli, Bolivyalı, Perulu ve... Ekvadorluyum.

Anladınız mı?

Albay: Neden ülkemizde faaliyet göstermeye karar verdiniz?

Comandante: Köylülerin içinde yaşadıkları durumu görmüyor musunuz? İnsanın yüreğini burkan bir yoksulluk içinde vahşiler gibi yaşıyorlar. Terk edilmiş hayvanlar gibi tek bir odada uyuyor ve yemek pişiriyorlar, üstlerine giyecek elbiseleri yok.

Albay: Kübadakiler de öyle

Comandante: Hayır bu doğru değil!

Albay şunlara bakınız, (yanı başında yatan iki cesedi göstererek) bu çocuklar Küba’da istedikleri her şeye sahiptiler ve yine de ölmek için buraya geldiler.

...

8 Ekim 1967 günü uğursuz bir gündü.

Comandante Che Guevara bir gün öncesinde günlüğüne şunları kaydetmişti:

“Ordu kuşatılan 37 kişilik gerilla grubunun geçişini engellemek için Serrano’da 250 kişi bulunduğunu ve Acero ile Oro arasındaki bölgeye sığınmış olduğumuz yolunda bir haber yayınladı. Ama bu bir şaşırtmaca olsa gerek.

Yükseklik 2.000 metre.”

...

Che GuevaraAncak şafak sökerken bulundukları vadinin iki tarafını tutmuş askerleri gördüklerinde gerçekten de kıstırıldıklarını anladılar.

37 kişi değil sadece 17 kişiydiler. Çünkü gerillanın artçı birliğiyle irtibatları kopalı aylar olmuştu.

Bulundukları yerden çıkmaları çok güçtü ancak savaşmanın dışında bir seçenekleri de yoktu.

Che gerilla grubunu üçe böldü.

İlk grup yedi kişiden, ikinci grup dört kişiden, üçüncü grupsa altı kişiden oluşacaktı.

Böylelikle ilk grup çatışmayı sürdürür ve askerlerin dikkatini üzerlerine çekerken kalan iki gerilla grubunun kuşatmayı yarıp kaçma imkânı olacaktı.

...

Gruplar dağıtıldı ve saat 13.10’da gerilla ile ordu birlikleri arasındaki çatışma başladı.

Üç yüz metre uzunluğunda elli metre genişliğinde bir vadideydiler. Vadi çalılarla kaplıydı. Vadinin iki yamacı da askerler tarafından sarılmıştı.

Saat 13.10’da üzerlerine havan topu yağmaya başladı. Bir taraftan da makineli tüfek ateşi başlamıştı.

...

Uzun süren çatışmada öncü gruptan Arturo ve Antonio öldürüldü.

Büyük bir kayalığın arkasından M-2 tüfeğiyle ateş ediyordu ama biraz sonra tüfeğinin namlusuna bir mermi isabet etti.

Artık tüfeği yoktu.

Hemen belindeki tabancaya sarıldı ama şarjörün yerinde olmadığını gördü.

Artık savaşacak silahı yoktu.

O sırada bir mermi baldırına saplandı. Bir diğeri ise beresini delip geçti.

Willy’nin yardımıyla yine de vadinin yamacına tırmanmaya başladı. Fakat tırmandıklarında karşılarında silahını doğrultmuş onları bekleyen Çavuş Huanca’yı gördüler.

Artık esirdiler.

Bolivyalı askerler tarafından esir alınan iki kişiden yaralı olan Binbaşı Ernesto Che Guevara’ydı.

Üçe ayırdığı gerillanın birinci grubundaydı.

...

Che kendisini esir alan çavuşa kimliğini söyledi hemen.

Yakalananın Che olması büyük bir telaş yarattı. Herkes başına toplandı. O’nu hemen vadinin yakınındaki bir kasabaya La Hugiera’ya götürdüler.

O sırada öncü gruptan iki gerilla Pacho ve Reynaga’nın da bu sırada vurulduğunu öğrendi.

Kendisini yakalayanların başı olan Albay Selich’e gösterdiği ölüler bu arkadaşlarıydı Che’nin:

“Bu çocuklar Küba’da istedikleri her şeye sahiptiler ve yine de ölmek için buraya geldiler.”

...

9 Ekim sabahı La Higuera’ya inen helikopterde CIA ajanı Rodriguez de vardı. Rodriguez CIA’nın kurup eğittiği Fidel Castro karşıtı 2506. Tugay’dandı.

Odaya girdiğinde Che onu süzdü. Bolivyalıya benziyordu ama değildi. Küba hakkında çok şey bildiğine göre ya Kübalı ya da Porto Rikolu olmalıydı. Rodriguez, Che’yi doğruladı.

Rodriguez daha sormaya başlamadan Che onu uyardı:

“Sorgu vermeyeceğim.”

Sustu.

Rodriguez özellikle Fidel aleyhinde bir ifade almayı çok istiyordu ama Che reddetti.

Kendisini kurtaracak tek şeyin Fidel aleyhinde konuşması olacağını çok iyi biliyordu.

Sustu.

...

Az sonra yan odadan tek bir kurşun sesi duydu.

Tahmin etti: Willy’yi infaz etmişlerdi.

...

Sustu.

...

Dışarda üç yetkili vardı.

Biri Che’yi yakalayan Albay Selich, diğeri CIA ajanı Rodriguez ve yine Bolivya ordusundan Albay Zenteno.

Rodriguez, Che’yi kaçırmayı ve Panama’ya bir ABD üssüne götürmeyi aklından geçiriyordu. CIA’ya haber yollamış ama henüz cevap alamamıştı.

CIA’dan cevap gelmeden Albay Zenteno’nun telsizine şifreli bir mesaj geldi. Zenteno’ya emir doğrudan devlet başkanı Barrientos’tan gelmişti.

...

O sırada radyo haberleri veriyordu: Ordu birlikleri ile çatışmaya giren 7 gerilla ölü ele geçirilmişti.

...

Radyo haberini doğrulama görevi Çavuş Mario Teran’a verilmişti.

Emir büyük yerden, Başkan’dandı.

...

Teran odaya girdiğinde Che, Teran’a soğukkanlılıkla baktı ve son sözlerini söyledi:

“Beni öldürmeye geldiğini bliyorum. Ateş et ödlek alt tarafı bir adam öldüreceksin.”

Teran otomatik tüfeğini doğrulttu ve ateş etti.

Kollarından ve bacaklarından vurulan Che yere düştü.

Son gücünü kullanarak bileklerini ısırdı.

Bağırmadan ölmek istiyordu...

...

Öldü...

...

Ve öldürüldüğü yerde yeniden doğdu.

...

Santa Kruz...

La Higuera’ya çok uzak bir Bolivya kenti.

Küba hükümeti tarafından yaptırılan bir hastane.

Göz kliniği.

Hasta Mario Teran.

Doktorlar Kübalı.

Ameliyat başarılı...

Granma’da bir haber:

“Mario Teran’ın bir hayali ve düşünceyi yok etme girişiminden 40 yıl sonra, Che bir savaştan daha galip ayrıldı. Şimdi yaşlı bir adam olan bu kişi yeniden gökyüzünün ve ormanın renklerine dalabilecek, torunlarının gülümseyişleri ile keyiflenebilecek ve futbol maçı izleyebilecek.”

...

Mario Teran, Che’yi vurduğunda şair Nicolas Guillen ona şöyle sesleniyordu:

Bolivyalı küçük asker,
Bolivyalı küçük asker,
sırtında tüfeğin, gidiyorsun
tüfeğin Amerikan malı
tüfeğin Amerikan malı
Bolivyalı küçük asker
tüfeğin Amerikan malı.

Sinyor Barrientos verdi onu sana
Bolivyalı küçük asker
Mister Johnson’un armağanı
kardeşini vurman için
kardeşini vurman için
Bolivyalı küçük asker
kardeşini vurman için-

Kim bu ölü, bilmiyor musun
Bolivyalı küçük asker?
Bu ölü Che Guevara,
Arjantinliydi Kübalıydı
Arjantinliydi Kübalıydı
Bolivyalı küçük asker
Arjantinliydi Kübalıydı.

En iyi dostundu senin,
Bolivyalı küçük asker
yoksulların dostuydu
doğudan dağlara kadar
doğudan dağlara kadar
Bolivyalı küçük asker
doğudan dağlara kadar.

Gitarım tepeden tırnağa
Bolivyalı küçük asker
yas tutuyor, ağlamıyor
ağlamak insan işi
ağlamak insan işi
Bolivyalı küçük asker
ağlamak insan işi.

Sırası değil ağlamanın
Bolivyalı küçük asker
ele mendil yakışmaz şimdi
ele tırpan yaraşır
ele tırpan yaraşır
Bolivyalı küçük asker
ele tırpan yaraşır.

Para veriyorlar sana
Bolivyalı küçük asker
alıp satıyorlar seni
bu iş zalimin işi
bu iş zalimin işi
Bolivyalı küçük asker
bu iş zalimin işi.

Vakti geldi uyanmanın
Bolivyalı küçük asker
dünya ayağa kalktı
erkenden doğdu güneş
erkenden doğdu güneş
Bolivyalı küçük asker
erkenden doğdu güneş.

Doğru yolu tutmaya bak
Bolivyalı küçük asker
kolay bir yol değil bu
kolay değil, düzgün değil
kolay değil, düzgün değil
Bolivyalı küçük asker
kolay değil, düzgün değil.

Şunu öğrenmen gerek
Bolivyalı küçük asker
kardeş dediğin vurulmaz
kardeşini vurmaz insan
kardeşini vurmaz insan
Bolivyalı küçük asker
kardeşini vurmaz insan.

...

Bolivya Che’nin son gerilla denemesiydi.

İlki ise Küba’ydı.

Fidel’le tanıştığında Arjantinli bir doktordu.

Granma adlı gemiyle Küba’ya çıkartma yapan 82 kişilik gerilla grubuna doktor olarak katılmıştı.

Küba günlüğünde şöyle anlatır:

“5 Aralık sabahı hemen hiçbirimizin yürüyecek hali kalmamıştı. Yorgun düşen adamlarımız, biraz yürüdükten sonra uzun süre dinlenmek zorunda kalıyorlardı. Sonunda seyrek ağaçlarla kaplı bir ormanın yakınındaki şekerkamışı tarlasında mola verdik. Çoğumuz, ağaçların altında saatlerce pestil gibi serilip sızmıştık.

Öğleyin olağanüstü bir hareketliliğin farkına vardık. Askeri ve sivil uçaklar çevremizde cirit atıyordu. Adamlarımızdan bazıları, alçaktan ve yavaş uçan uçaklar tarafından görülebileceklerini hiç düşünmeden büyük bir gaflet içinde şekerkamışlarını kesmeye devam ediyorlardı.

Birliğin doktoru olduğum için adamlarımızın yara bereleriyle benim ilgilenmem gerekiyordu. O günkü son hastamı çok iyi anımsıyorum. Humberto Lamotte adında biriydi ve ömrünün son gününü yaşıyordu. Sahra kliniğimizden, fırsat olmadığından giyemediği ayakkabıları elinde olduğu halde çıktığı zamanki yorgun ve ürkek ifadesi hâlâ gözlerimin önündedir.

Arkadaşım Montane ile bir ağaca dayanmış, bir yandan yarım sosis ile iki peksimetten oluşan yavan yemeğimizi yiyor, bir yandan da çocuklarımızdan söz ediyorduk. O sırada ilk silah sesini duyduk. Birkaç saniye sonra da 82 kişilik birliğimizin üstüne metal fırtına gibi kurşun yağmaya başladı. Elimde, öyle nitelikli bir silah yoktu. Hasta, olduğum ve iyi bir silah benim elimde bir işe yaramayacağından kötü bir silahı tercih etmiş, iyilerini başkalarına bırakmıştım. Bu yürüyüş sırasında başlayan uzun bir astım krizi beni oldukça zavallı duruma düşürmüştü

O anda olayların nasıl geliştiğini tam olarak anımsamıyorum. Anımsadığım tek şey, çapraz ateşin altında Yüzbaşı Almeida’nın emir almak için yanıma geldiğiydi. Ama ortada emir verecek kimse yoktu. Daha sonra öğrendiğime göre, Fidel civardaki bir şekerkamışı tarlasında boş yere birliği bir araya getirmeye çabalıyormuş. Beklenmedik bu baskın oldukça ağır ve kurşun yağmuru ise son derece yoğundu. Almeida, birliğinin başına döndüğü sırada arkadaşlarından biri ayaklarımın dibine bir cephane sandığı bıraktı. İşaretle bunun ne anlama geldiğini sordum. Gayet iyi anımsıyorum, buruk yüzüyle bana ‘Cephane sandığı ile uğraşmanın sırası mı şimdi?’ gibi bir şeyler demek istedi ve ardından şekerkamışı tarlasında kayboldu.

Belki de ilk kez, büyük bir ikileme girmiştim. Kendimi adadığım tıp bilimiyle, devrimci bir asker olmak arasında bir seçme yapmam gerekiyordu. Ayaklarımın dibinde ilaç dolu bir çanta ile bir cephane sandığı yan yana duruyordu. İkisini birden taşımama olanak yoktu. Cephane sandığını tercih ettim ve ilaç çantasını arkamda bırakarak, şekerkamışı tarlasıyla aramdaki açıklığı aşmak üzere davrandım.

...

Evet en yalın gerçek bu.

Che’nin ispatladığı gerçek, yalnızca Che’nin...

Kırk yıl önce doktor olup insanları iyileştirmekle uğraşacağına, gerilla olup insanları iyileştirecek bir devrimci düzen kurmaya girişti.

Ve kurduğu düzen o kadar başarılı oldu ki, kendisini infaz eden katilini bile iyileştirdi.

Kimbilir ilk başlarda annesi, babası belki hayıflanmıştır oğlunun doktorluk yerine devrimciliği seçmesine.

Pek çok doktora, daha doğrusu devrimcilik yerine başka meslekler seçip, insanlığa böyle daha faydalı olunacağı fikri ile kendini avutan ve kandıran tüm insanlara verdiği bir derstir bu Che’nin.

Kırk yıl sonra doktor Che’nin doktorluktan vazgeçerek devrimciliğini yaptığı düzen, bugün insanları iyileştirecek doktorlar yetiştiriyor.

Evet evet şu an Che aslında katili Mario Teran’a bakmıyor.

Che onu çoktan affederdi.

O basit ve kandırılmış bir askerdi.

Che şu an kendini kandıran başkalarına bakıyor.

Doktorlara...

Avukatlara...

Öğretmenlere...

Mühendislere...

Kendi mesleğinin insanlık için bir hizmet, kendilerininse insanlık için birer velinimet olduğunu düşünerek kendilerini kandıranlara...

Çünkü 40 yıl sonra kazanan Che oldu.

Devrimci olmayan doktorların, avukatların, mühendislerin, öğretmenlerin ülkeleri ve rejimleri insanlara eğitim, sağlık, adalet sunamıyor ama Che’nin ülkesi ve düzeni sunuyor.

Evet Che gülümsüyor, çünkü gerilla başardı.

Mario Teran en fazla utanç içindedir.

Ama utancın büyüğünü kandırılmışlar değil, kendilerini kandıranlar ve başkalarını kandırmaya çalışanlar yaşamalıdır...

...

Che’yi yeryüzündeki herkesten ve herkesten çok tanınır ve saygıdeğer kılan, sevilir, inanılır kılan ne peki?

Neden dünya tarihinde bunca insan, bunca komutan, bunca devlet başkanı geçti gitti de, hiçbiri tüm dünyada, tüm ülkelerde, tüm dillerde, tüm dinlerde, tüm kuşaklarda, tüm cinslerde onun eriştiği saygınlığa erişemedi?

...

Herkes devrim için yapılması gerekenleri başkalarına önerirken, o yapılması gerekeni kendisi yaparak başkalarına gösterdi.

Bu Che ile diğerleri arasındaki farktır.

O nedenle Che, yeryüzünde bugüne kadar gelmiş insanlar arasında özü ve sözü bir olan, fikri ile eylemi bir olan en önemli örnektir.

Bu örnek kimilerinin hoşuna gitmez elbet.

Devrim nutukları atıp oturmak varken, sen kalk başka ülkelerin dağlarına git ve orada gerillalık yap!

Olacak şey değildir onlara göre.

Olsa olsa bir maceraperest derler.

Hatta kimileri suçlamaya bile yeltenir.

Ama bu tipler inanılamayacak kadar azınlıktadır.

Çünkü bu dünyanın hemen hemen her evinde mutlaka onun bir resmi vardır!

Fidel, Che’nin ardından bu tiplere şöyle sesleniyordu:

“Savaştan kaçmak için her zaman, her yerde yığınla bahane bulunabilir ama özgürlüğü kazanmanın başka yolu da yoktur. Che düşüncelerinin gerçekleştiğini göremedi belki ama bu uğurda döktüğü kanı ile bu düşünceleri güçlendirdi. Onu eleştiren sahte devrimcilere gelirsek, onlar siyasi alçaklıkları ve ebedi eylemsizlikleri içinde ortaya çıkan budalalıklarıyla yaşamaya devam edecekler.”

...

Che’nin ölümü duyulduğunda o güne kadar gerillaya destek vermeyen Bolivya köylüleri La Higuera’ya onu görmeye akın ettiler.

Ölü onlara gülümsüyordu.

O’nu öldürenler ve yakalayanlar bile ölmeden önce ve öldükten sonra Che’yle fotoğraf çektirdiler.

Rahibeler kıvırcık saçlarından birer bukle kesip sakladılar.

Öyle bir ortamdı ki ölümünün üzerinden daha birkaç saat geçmeden ölü efsaneleşmişti.

Birkaç gün sonra ise tüm dünya ağlıyordu.

Tüm dünyada bu ölünün fotoğrafları dalgalanıyordu yürü-yüşlerde.

Bayraklaşmıştı.

İki yıl sonra Vietnam’ın gerilla lideri Ho Shi Minh ölür. Tüm dünyanın ortak sloganı “Bir, iki, üç daha fazla Vietnam” sözü Che’nindi.

Che öldükten sonra devrimci gençlik bu slogana ufak bir eklemede bulunmuştu:

“Bir iki üç daha fazla Vietnam

Ernesto’ya bin selam”

Ve Deniz Gezmiş, Ho Shi Minh’in anmasında şöyle konuşuyordu:

“Amerikan emperyalizmine karşı yedi iklim, dört cephede

mücadele ettiğimiz, Bolivya’da, Venezüella’da, Angola’da, Vietnam’da kahramanca ölmesini bildiğimiz bugünlerde

Ho Shi Minh arkadaşı kaybettik.

Onun Amerikan emperyalizmine karşı verdiği kavgada, kararlı, azimli tutumu zor günlerimizde bizlere yol gösterecek ve Vietnam halkının milli demokratik devrim mücadelesinde inançlı adımları oportünizme karşı mücadelemizde bizlere örnek olacaktır.

Merhaba Ernesto gibi ölenlere
Merhaba Camillo gibi ölenlere
Merhaba Ho Shi Minh’lere
Yuh olsun emperyalizme”

...

Che öldüğü yerde yeniden doğuyordu.

Ama kimilerinin iddia ettiği gibi öldüğü, öldürüldüğü için yeniden doğmuyordu.

Sadece ve sadece düzgün yaşadığı için yeniden doğuyordu.

O hem çok iyi bir ideologdu ama aynı zamanda çok iyi bir eylemciydi.

O çok iyi bir sosyalistti ama aynı zamanda çok iyi bir ulusal kurtuluşçuydu.

O çok iyi bir komutandı ama aynı zamanda çok iyi bir neferdi.

O en üstün niteliklere erişmiş ama en basit görevleri bile üstlenen örnek insandı.

Onun yarattığı örneğin büyüklüğüdür bugün onu yaşatan, ölümü değil.

...

Ölmeyi istemiyordu.

Ama öleceğini biliyordu ve kaçmıyordu.

“Savaş sloganlarımız kulaktan kulağa yayılacaksa ve silahlarımızı almak için başka eller uzanacaksa ve başkaları mitralyöz sesleri, savaş ve zafer naralarıyla cenazelerimize ağıt yakacaksa, ölüm nereden ve nasıl gelirse gelsin, hoş geldi, safa geldi!..” diyordu.

Görevinin sonunda iki seçenek vardı ya başaracaktı ya da ölecekti.

Ölme ihtimaline karşı ailesine veda mektubunu önceden yazmıştı:

“Sevgili Hildacık, Aleidacık, Camilo, Celia ve Ernesto

Eğer bu mektubu okumanız gerekirse, bu, sizlerin arasında olmadığımdan olacaktır.

Beni zar zor hatırlayacaksınız, en küçükleriniz ise hiç hatırlamayacaktır.

Babanız düşündüğü gibi hareket eden bir adamdı ve kesinlikle inançlarına bağlıydı.

İyi bir devrimci olarak yetişin.

Doğaya egemen olmayı olanak kılan tekniğe egemen olmak için çok çalışın. Devrimin önemli olduğunu ve bizlerin yalnız başımıza hiçbir değerimizin olmadığını hatırda tutun.

Her şeyden önce de dünyanın herhangi bir yerinde herhangi bir kişiye karşı yapılan herhangi bir haksızlığı daima yüreğinizin en derin yerinde hissedebilin. Bu, bir devrimcinin en güzel niteliğidir.

Sizi ufaklıklar, hep görmeyi umuyor ve kocaman kucaklıyorum.

Babanız”

Evet Che düşündüğü gibi hareket eden bir insandı...

Ve devrimin yanında insanın yalnız başına hiçbir değeri yoktu.

...

Fidel’e veda mektubunda ise şöyle diyordu:

“Fidel,

Dünyanın başka ülkeleri benim mütevazi çabalarımın yardımını istiyor. Ben senin Küba’ya olan sorumluluğunun sana imkân vermediği şeyi yapabilirim. Ayrılmamızın zamanı geldi.

Bunu acı ve sevincin karışımıyla yaptığım bilinsin; burada benim kurucu umutlarımın en safını ve sevdiklerim arasında en sevgili olanı bırakıyorum ve beni evladı gibi kabul eden bir halkı bırakıyorum. Bu, benim ruhumdan bir parça koparmaktır. Yeni savaş alanlarında bana vermiş olduğun inancı, halkımın devrimci ruhunu,görevlerin en kutsalı olan nerde olursa olsun emperyalizme karşı mücadele etme görevini yerine getirme duygusunu taşıyacağım.

Başka gökler altında son saatim geldiğinde benim son düşüncem bu halk ve özellikle sen olacaksın. Öğrettiklerin için ve eylemlerimin en son sonuçlarına dek sadık olmaya çalışacağım, örneğin için sana teşekkür ettiğimi, Devrimimizin dış politikası ile her zaman özdeşleştiğimi ve buna devam edeceğimi, sonumun geldiği herhangi bir yerde Kübalı devrimci olmanın sorumluluğunu duyacağımı ve öyle davranacağımı, çocuklarıma ve karıma maddi hiçbir şey bırakmadığımı ve bundan üzüntü duymadığımı, aksine sevindiğimi, onlar için hiçbir şey istemediğimi çünkü devletin onlara yaşama ve eğitim görmeleri için gereken her şeyi vereceğini biliyorum.

Her zaman zafere kadar!

Ya vatan ya ölüm!”

...

Evet Che’nin kendi çocuklarına da, eşine de, halkına da tek mirası buydu: Devrimci olmak.

Çünkü O insanlara devrimci olmayı öğretmek için yaşamıştı.

Ve aslında bu bakımdan dünyada hiçbir kimsenin mirasının O’nun mirası kadar büyük olmadığını anlarız.

Anne ve babasına Che gibi bir oğul

Eşine Che gibi bir koca

Çocuklarına Che gibi bir baba

Savaşçılarına Che gibi bir gerilla

Dostlarına Che gibi bir dost bıraktı.

Bırakılabilecek daha büyük bir miras düşünebilir misiniz!..

Ve soralım kendi kendimize

Hangimiz Che gibi bir oğlu olsun istemez?

Hangimiz Che gibi bir eşimiz olsun istemez?

Hangimiz Che gibi bir babamız olsun istemez?

Hangimiz Che gibi bir komutanımız olsun istemez?

Hangimiz Che gibi bir dostu olsun istemez?

...

Ama La Hugiera’da ölü yüzü hâlâ bize bakıyor ve bize düşündüğünüz gibi olun diyor!

Evet en yaman soru bu: Hangimiz Che gibi olmak istemez...

Soru korkunç derecede yakıcı ve sarsıcı, çünkü Che gibi olmak herkes ister.

Ama Che gibi olabilmenin bedeli ağırdır.

Hayır hayır sonunda ölüm olduğundan değil elbet, belki hepimiz onun gibi ölebiliriz, bunu göze alabiliriz, ama ya onun gibi yaşamayı!

...

Oysa Che olsa ne derdi: Gerçekçi olun imkânsızı isteyin.

...

8 Ekim uğursuz bir gündü, 9 Ekim ise kapkara bir gün.

Üçe bölünen gerilla grubunun öncü müfrezesi Che başta olmak üzere tümüyle katledilmişti.

Geriye iki gerila grubu kalmıştı.

Che’yi yok eden ordu birlikleri kalan grubun peşine düştü. Dört gün sonra ikinci grup kıstırıldı. Mizque ve Rio Grande ırmaklarının kesiştiği yerde El Moro, Chapaco, Eustaquio ve Pablito önce tutuklandılar ve ardından infaz edildiler.

...

Aynı gün üçüncü grup taktik kuşatmayı yarmayı başardı. Altı kişilik grup kuşatmayı yardıktan hemen sonra uzun bir yürüyüşe geçti.

Bir ay sonra Ordu birlikleri ile bir karşılaşma sırasında El Nato vuruldu. Ağır yaralıydı ve arkadaşlarından kendisini vurmalarını istedi...

Beş kişi kaldılar...

Kalan beş kişi yola devam etti...

Che’ye sahip çıkamayan tüm Bolivyalı devrimciler seferber oldu, Bolivya’nın tüm madenlerinde işçiler iş bıraktı, madenler işgal edildi ve Ordu ile maden işçileri arasında çatışmalar başladı.

Beş kişilik gerilla birliği Aralık ayında And Dağları’nı tırmanmaya başladı ve 22 Şubat’ta Andlar’ı aşarak Şili sınırına vardı.

Gerilla’nın başında Che’nin Bolivyalı yardımcısı Inti Peredo vardı.

Şili sınırında gerillaları Senatör Allende teslim aldı ve gerillaları Tahiti’ye götürdü.

...

Che, ailesine yazdığı mektupta şöyle demişti:

“Yaklaşık on yıl kadar önce, size yine böyle bir veda mektubu yazmıştım. Hatırladığımca, daha iyi bir asker, daha iyi bir doktor olamamaktan yakınmıştım. Artık doktorlukla ilgilenmiyorum, ama öyle kötü bir asker değilim artık.”

Gerillayı üçe bölmekle ne kadar iyi bir asker olduğunu kuşatmayı yaran üçüncü grup gösteriyordu.

Ama geride, öldürülen birinci grubun başı Che’yi bırakmak pahasına.

Bu da Che’nin devrimciliğinin ispatıydı işte.

...

Yıllar yılllar sonra bile Che’nin yüzü gözlerimizin önünde.

Uzun kıvırcık saçları, kararlı bakışları, beresi ve alnında yıldızıyla.

Peki hangisi gerçek Che...

Önce saçları, uzun kıvırcık saçlarını yok ediyorum siluetten, hâlâ O.

Sonra kararlı bakışlara sahip, o duygulu gözleri, hâlâ O.

Sonra beresini, hâlâ O.

Geride parlayan tek bir yıldız kalıyor siluetten ve hâlâ O!

Evet o yıldız Che...

O tek yıldızını alnında taşırdı, çünkü devrimcilikte yükselebileceğiniz en büyük kumandanlık mertebesinde bile, erkekliğinizi de komutanlığınızı da sedece savaşarak ve ölerek ispat edebilirsiniz.

Che bunu yaptığı için yıldızlaştı.

O’nu öldürme emri verenlerinse yıldızları omuzlarındaydı ve oldukça kalabalıktı ama kim onların yüzünü hatırlıyor ki?

Ama Che’nin yıldızı hâlâ parlıyor.

Çünkü O, bu dünyanın gördüğü tek yıldızdı.

...

Yıllar yıllar sonra Che’nin gerillasının üçüncü grubunu teslim alan Senatör Allende, Şili Devlet Başkanı olacaktı.

1973’ün 11 Eylül’ünde CIA ve Şilili faşistler Başkan Allende’nin Başkanlık Sarayı’nı kuşatır.

Muhtemelen 6 yıl öncesini düşünür, 9 Ekim 1967’yi ve Che’yi.

Elinde tüfeği önce savunur başkanlık sarayını.

Kurşunu kalmaz.

Ölüm yakındır.

Korumalarına yaşama emri verir ve onları dağıtır ve kalan tek kurşunu kafasına sıkar.

Che’nin gerilla lideri olarak verdiği dersi öğrenmiştir Allende ve aynı dersi devlet başkanı olarak verir ardından gelenlere.

...

Dersi herkes alır.

CIA ajanı Rodriguez, Che’ye yaklaşır. Ölüm saati gelmiştir. Yıllardır bir avcı gibi bu adamın peşinden koşmuştur. Ve işte elindedir.

Ama hayır hayır elinde değildir.

Che bu ajanın yanında yücelerdedir...

CIA ajanı bile ezilir bu devrimcinin karşısında ve şöyle not eder son anı:

“Benim için çok duygusal bir andı. Artık ondan nefret etmiyordum. Hakikat anı gelmişti ve bir erkek gibi davranıyordu. Ölümü cesaretle ve incelikle karşıladı.”

Rodriguez ailesine iletmek istediği bir mesaj olup olmadığını sordu ve Che son sözünü söyledi:

“Fidel’e yakın zamanda Amerika’da devrimin zaferini göreceğini söyleyin... Ve karıma yeniden evlenip mutlu olmaya çalışmasını söyleyin.”

MiLLet oRospu oLur çocuğu bizi buLur, Hayat CenabeT BeN AbdesT aLsaM Ne oLur ..!!  
  Devlet derim ona, herkesin ağı içtiği yere, iyilerin ve kötülerin; devlet, herkesin kendini yitirdiği yer. (nietzsche)

ya onurlu bir bakış yada görkemli bir direniş

"...Bizim her eylemimiz emperyalizme karşı bir savaş çağrısı ve insanlığın düşmanı ABD'ye karşı halkların birliği için savaş marşıdır..." Ernesto Che Guevara

"...Fethetmek zorunda olduğu sadece yeni bir dünya değildi, yeni dünya ile boy ölçüşebilecek olan insanlara kendisini feda etmesi gerekmektedir..." Fransa'da sınıf mücadeleleri / Karl Marx

"...Çok az olmamız felaket değil, milyonlar bizimle olacak..." Lenin

"...Zor olan başarılır, imkansız olan vakit alır..." Lenin

"...Yalan dört nala gider, gerçek adım adım yürür.
Fakat gene de vaktinde yetişir..." Norveç Atasözü


"...Mazlumun dostu, zalimlerin düşmanı olunuz..." Hz. Ali

"...Mümkünün son sınırlarına, imkansızı elde etmek için çabalayanlar ulaşabilir ancak.Gerçekleşmiş imkanlar, zorlanmış imkansızlıkların sonucudur..." Karl Liebknecht

"...Gerçek devrimciyi yöneten büyük aşk duygularıdır..." Ernesto Che Guevara

"...Satılmışlığın, kahbeliğin, riyakarlığın, adiliğin ve her çeşit yabancılaşmanın karışımı olan karanlık denizin ortasında, güneşi batmayan bir
Ada
Ben ne şuralıyım ne buralı
Adalıyım Adalı
Adam ormanlıktır
Dostluk, yoldaşlık, mertlik ormanı
Bütün Adamı kaplar
Erdemin güneşi yirmidört saat aydınlatır Adamı
Biz Ada sakinleri bilmeyiz karanlığı..." Mahir Çayan

"...Onların bugün büyük görünen güçleri ve imkanları bizlere vız gelir.Onlar bir avuç biz ise milyonlarız.Kaybedeceğimiz hiçbirşey yoktur ama kazanacağımız koca bir dünya vardır..." Mahir Çayan

"Filozoflar dünyayı yalnızca değişik biçimlerde yorumladılar, oysa asıl sorun onu değiştirmektir."



Karl Marx


Bir kutupta servet birikimi, diğer kutupta, yani kendi emeğinin ürününü sermaye şeklinde üreten sınıfın tarafında, sefaletin, yorgunluk ve bezginliğin, köleliğin, cahilliğin, zalimliğin, aklî yozlaşmanın birikimi aynı anda olur”



Karl Marx



“..insan ..dışındaki dünyayı değiştirerek, o (insan-emekçi) ayni zamanda kendi doğasını da değiştirir.””



Karl Marx



''Zor, yeni bir topluma gebe her eski toplumun ebesidir''



Din, baskı altındaki ezilen yaratığın iç çekişidir, kalpsiz dünyanın kalbidir, ruhsuz durumun ruhu olduğu gibi halkın da afyonudur.



Karl Max


"Dünyadaki her şey hareket halindedir...
Yaşam değişir, üretici güçler büyür,
eski ilişkiler çöker."



Karl Marx




"İnsanların varlığını belirleyen şey,
onların bilinçleri değildir; tam tersine,
onların bilincini belirleyen, toplumsal varlıklarıdır."



Karl Marx



“Yeni üretici güçler sağlamak için insanlar, kendi üretim biçimlerini değiştirirler; kendi üretim biçimlerini değiştirmek, yaşamlarını kazanma yollarını değiştirmek için de, bütün toplumsal ilişkilerini değiştirirler. El değirmeni size feodal beyli toplumu verir; buharlı değirmen ise, sınaî kapitalistli toplumu.”



(Karl Marks, Felsefenin Sefaleti )



"Bugün sömürge ve yarı-sömürge ülkelerin solu içerisinde ideolojik mücadele, en son tahlilde, ... uzun, dolambaçlı bir halk savaşıyla, zafere erişebileceğini savunanlarla, şehirlerde düşmanın çizdiği sınırlar içinde 'legalite uğruna' mücadele ederek kendi öz gücünün dışındaki güçlere bel bağlayanlar arasında cereyan etmektedir."



( Mahir Çayan )


Çark dönmesine devam edecek; cuntalar birbirini takip edecektir. Kimileri "Atatürkçü, laik" kimileri "reformcu" diye lanse edilecek, yurtsever aydınlar her defasında yeni bir umutla yeni gelenlere bel bağlayacak, sonra yanıldıklarını anlayacaklar, tekrar bir "ilerici" atılım olmasını bekleyeceklerdir.



Emperyalizmin işgali altındaki ülkelerde bu çark hep böyle döner. Ülkemizde de parçalanana kadar bu çark hep böyle dönecektir.



(1971, Mahir Çayan)



Biz Marksizmi entellektüel gevezelik ve dünya devrimci hareketinin trafik polisliğini yapmak için okuyup öğrenmiyoruz. Biz dünyayı değiştirmek için, dünyanın Türkiye'sinde devrim yapmak için Marksizmi öğreniyoruz!"



Mahir Çayan






Bu mücadele sınıflar mücadelesidir. Burada el titremesine, tereddüte ve kararsızlığa yer yoktur. Sınıflar mücadelesinde proletarya yoldaşlığının dışında feodal ve ataerkil ilişkilere yer yoktur."




Mahir Çayan







"Örgütü, örgüt yapan, onu kitlelere tanıtan, programlar veya yaldızlı laflar değil, devrimci eylemdir."




Mahir Çayan



Egemen sınıflar, sağlıklarında büyük devrimcileri ardı arkası gelmez kıyıcılıklarla ödüllendirirler; öğretilerini, en vahşi düşmanlık, en koyu kin, en taşkın yalan ve karaçalma kampanyalarıyla karşılarlar. Ölümlerinden sonra, büyük devrimcileri zararsiz ikonlar durumuna getirmeye, söz uygun düşerse, azizleştirmeye, ezilen sınıfları "teselli etmek" ve onları aldatmak için adlarını bir ayla (hâle) ile süslemeye çalışırlar. Böylelikle, devrimci öğretileri içeriğinden yoksunlaştırılır, değerden düşürülür ve devrimci keskinliği giderilir. Burjuvazi ve işçi hareketi oportünistleri, bugün işte marksizmi "evcilleştirme" biçimi üzerinde birleşiyorlar. Ögretinin devrimci yanı ve devrimci ruhu unutuluyor, siliniyor ve değiştiriliyor. Burjuvazi için kabul edilebilir ya da öyle görünen şeyler, ön plana çıkarılıyor ve övülüyor.



Lenin


"Eğer bir toplumda, devrim ve toplumsal değişim için koşullar olgunlaşmışsa, ama bu toplumsal değişimi gerçekleştirecek bir güç yoksa, o toplum için için çürümeye başlar."



(Lenin)


“Herhangi bir örgütün karakterini doğal ve kaçınılmaz olarak tayin eden şey, o örgütün eyleminin muhtevasıdır.”




(Lenin)



"Parlamenter eylem bazı kişilere -Marksist geçinen bazı kişilere- uşaklık ünvanını, bazı kişilere de sürgün ve ağır hapis cezaları kazandırır".



Lenin



"Bütün ülkelerde onlarca yıllık deneyimin gösterdiği gibi küçük burjuvazi(...) işçilerin ilk yenilgisinde ya da yarı yenilgisinde paniğe kapılır, aklını kaybedrer, sağa sola atılır''



Lenin



''İnsan gerçek dostlarını felaket anında tanır. Yenilgi yılları, iyi bir okuldur.''





Lenin



''Çok öğretici ve çok gülünç bir görünüm ile karşı karşıyayız. Burjuva liberal fahişeler, devrim çarşafıyla örtünmeye çalışıyorlar''



Lenin



“Baylar, korkunuzu, telaşınızı anlıyoruz. Bugün otlandığınız toprakları, fabrikaları madenleri korumak için her türlü vahşete hazırsınız. Ama bilmelisiniz ki, korkunun ecele faydası yoktur ve hiçbir vahşet bizi haklı davamızdan caydıramayacaktır. Sizi, kendi yarattığınız sosyal-siyasal çelişmeler içinde, döktüğünüz ve dökeceğiniz kanlar içinde boğacağız. Bizim ülkemize dönme hem de zaferle dönme umudumuz ve güvenimiz vardır. Ama sizler bir gün kaçacak ve bir daha dönemeyeceksiniz. Beyaz Ruslar’a bakın , Kral Faruk’a, Şah’a, Somoza’ya bakın ve halkın geleceğini görün.”



Yılmaz Güney


“Biz hep gurbet türküleri söylemek istemiyoruz. Dağlarımız, ovalarımız, ırmaklarımız bizi bekliyor... Bir köle olarak yaşamaktansa bir özgürlük savaşçısı olarak ölmeyi tercih ederim...



Yılmaz Güney


arkadaşlar!
dışarda bir şeyler oluyor farkında mısınız?
uykuda olanları sarsın, uyandırın. herkese söyleyin, yakında ışıklar kesilebilir.
karanlıkta ne yapacaksınız?



Yılmaz Güney...


''sorunun esası şudur: Ya devrim yolunu seçeceğiz... ya da, bu düzenin baskılarına, haksızlıklarına boyun eğerek, şu ya da bu biçimde teslim olarak yaşamayı seçeceğiz. bu çeşit bir seçiş, yok olmanın bir biçimidir.''



Yılmaz Güney


Herşeye rağmen düşmana inat yaşayacağız.Yarın bizim çünkü... Biz öleceğiz ama çocuklarımız bırakacağımız mirasi taşıyacaklar yüreklerinde... Ve onların yürekleri bizim altında ezildiğimiz korkuları taşımayacak........

Yılmaz Güney




"Yarısını yedikten sonra elmizde bütün bir elma kalamayacağı gibi, çelişik taraflardan biri olmadan diğeri de olamaz"



Engels



''Önce siz ateş edin mösyö burjuvazi''



Engels


''Köle ancak bir kez satılır, proleter ise kendisini günbegün, saatbesaat satmak zorundadır.''



Engels





“Modern devlet, biçimi ne olursa olsun, özü itibarıyla kapitalist bir makinedir, kapitalistlerin devletidir, toplam ulusal sermayenin ideal kişileşmesidir. Üretici güçleri ne kadar çok kendi mülkiyetine geçirirse, o kadar çok gerçek kolektif kapitalist durumuna gelir, yurttaşları o kadar çok sömürür. İşçiler ücretli işçi, proleter olarak kalırlar. Kapitalist ilişki ortadan kaldırılmaz, bilakis doruğuna tırmandırılır.”

Engels





''Ölüm nereden ve nasıl gelirse gelsin... savaş sloganlarımız kulaktan kulağa yayılacaksa ve silahlarımız elden ele geçecekse ve başkaları mitralyöz sesleriyle,
savaş ve zafer naralarıyla cenazelerimize ağıt yakacaklarsa ölüm hoş geldi, safa geldi..."



CHE


"Cinayete tanıklık edince tarafsız olamazsın. Durdurmak istemezsen taraf tutmuş olursun"


Lenin


"Eğer bir toplumda, devrim ve toplumsal değişim için koşullar olgunlaşmışsa, ama bu toplumsal değişimi gerçekleştirecek bir güç yoksa, o toplum için için çürümeye başlar."

Bizde Bilirdik Sevgiliye Karanfil Almasini Lakin Ac Idik Yedik Karanfİl Parasini...yilmaz Guney...

Yaşasın Türkiye bagımsızlıgı, yaşasın marksizm, leninizmin yüce ideolojisi, yaşasın Türk ve kürt halklarının bağımsızlık mücadelesi kahrolsun emperyalizm."
Deniz Gezmiş
"Ben halkımın bagımsızlığı ve mutlulugu için şerefimle bir defa ölüyorum. Sizler, bizi asanlar şerefsizliğinizle hergün öleceksiniz. Biz halkımızın hizmetindeyiz. Sizler Amerika'nın hizmetindesiniz. Yaşasın devrimciler kahrolsun faşizm..!"
Yusuf Aslan
"Ben şahsi hiçbir çıkar gözetmeden halkımın mutlulugu ve bagımsızlıgı için savaştım. Bu bayrağı bu ana kadar şerefimle taşıdım. Bundan sonra bu bayrağı Türk halkına emanet ediyorum.Yaşasın işçiler, köylüler ve yaşasın devrimciler, kahrolsun faşizm."
Hüseyin İnan
 
Bugün 1 ziyaretçi (3 klik) kişi burdaydı!
Bu web sitesi Bedava-Sitem.com ile ücretsiz oluşturuldu. Siz de kendi web sitenizi ister misiniz?
Ücretsiz kayıt ol